Kelebeğin hayatı ne kadar sürer? Bir yaz gününün içimde bıraktığı iz
Seryemek takipçilerine özel hazırladığımız bu içerikte “Kelebeğin ilk hali nedir” hakkında önemli bilgiler paylaşacağız.
Kayseri’de yazlar sert olur ama bazen o sertliğin içinde tuhaf bir yumuşama da saklanır. Güneş öğleden sonra biraz eğildiğinde, sokak aralarındaki toz bile sanki daha sakin görünür. Ben 25 yaşındayım. Günlük tutmayı hâlâ bırakmadım. Hatta bazen günlüğüm benimle konuşuyor gibi geliyor; ben susunca o daha çok yazıyor içimden geçenleri.
O gün de böyle bir gündü. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Ne tam adını koyabiliyordum ne de kaçabiliyordum. Sanki bir şey olacak ama ne olacağını kimse söylemeyecek gibiydi. O sırada aklıma düşen ilk cümle şuydu: Kelebeğin hayatı ne kadar sürer?
Bunu neden düşündüm, hâlâ tam bilmiyorum. Belki de kısa sürede biten şeylerin bende bıraktığı o tuhaf acıdan. Belki de güzelliğin hep geçici oluşuna olan kırgınlığımdan.
Bahçede başlayan küçük bir karşılaşma
O gün annemle birlikte eski evimizin arka bahçesine çıkmıştık. Çocukluğumun geçtiği o bahçe artık eskisi gibi bakımlı değildi ama hâlâ kendi halinde bir hayatı vardı. Duvar kenarında yabani otlar, kurumuş dallar ve arada bir açan inatçı çiçekler…
Annem bir şeyler toplarken ben gölgede oturuyordum. Telefonuma bakmıyordum bile. Çünkü bir anda havada süzülen o küçük şeyi gördüm.
Bir kelebek.
O kadar narindi ki rüzgâr biraz sert esse düşecek gibi duruyordu. Ama düşmedi. Uçtu. Bir çiçeğe kondu, sonra kalktı, sonra yine kondu. Sanki hiçbir yere yetişmek zorunda değilmiş gibi hareket ediyordu.
Tam o an içimden tekrar aynı soru geçti: Kelebeğin hayatı ne kadar sürer?
Bir an düşündüm. Belki bir gün. Belki iki hafta. Belki de daha az. Ama kesin olan bir şey vardı: O küçücük hayatın içinde bile büyük bir telaş yoktu.
Benim hayatım ise tam tersiydi. Sürekli yetişmeye çalışan, sürekli bir yerlere geciken bir hayat.
Günlüğümde o gün yazdıklarım
Akşam olunca günlüğümü açtım. Sayfaya uzun süre boş baktım. Sonra yazmaya başladım:
“Bugün bir kelebek gördüm. Çok kısa bir hayatı varmış gibi düşündüm. Ama belki de kısa olan hayatı değil, benim acelem.”
Yazarken içimde bir şey sıkıştı. Çünkü fark ettim ki ben çoğu zaman kendi hayatımı bile yaşamıyordum. Sanki hep bir sonraki güne hazırlanıyordum. Oysa kelebek, o anın içindeydi.
Kendi kendime sordum: Bir insan, bir kelebeğin yaşadığı kadar kısa bir zamanda ne kadar şey hissedebilir?
Bu soru o gece uyuyana kadar peşimi bırakmadı.
Çocukluk anısı: Bir kelebeği yakaladığım gün
Bir an geçmişe gittim. Belki 10 yaşındaydım. Sokakta koşarken bir kelebeği yakalamıştım. Avucumun içinde çırpınıyordu. Korkmuştum aslında ama yine de bırakmamıştım.
Sonra annem görmüştü. “Onu bırak,” demişti. “O da yaşamak istiyor.”
O an bırakmıştım. Ama içimde bir şey kırılmıştı. Çünkü ilk defa bir canlının özgürlüğüyle benim merakımın çarpıştığını hissetmiştim.
Yıllar sonra o sahne yeniden aklıma geldiğinde şunu düşündüm: Belki de kelebekler bu yüzden kısa yaşıyor. Çünkü uzun süre tutsak kalmaya dayanamıyorlar.
Kelebeğin hayatı ne kadar sürer sorusu, aslında biraz da özgürlüğün ne kadar sürebildiğiyle ilgiliydi.
Şehirde bir gün: Hastane koridoru ve bekleyiş
Bir süre sonra hastaneye gitmem gerekti. Rutin bir kontrol değildi; aileden birinin durumu vardı. Koridorda otururken zaman çok yavaş akıyordu. İnsanların yüzleri sessizdi ama içleri gürültülüydü.
Orada beklerken yine aynı düşünce geldi.
Kelebeğin hayatı ne kadar sürer?
Çünkü o koridorda herkes bir şey bekliyordu. Sonuç bekleyen, haber bekleyen, umut bekleyen insanlar… Ve beklemek, insanın hayatını uzatmıyor; bazen sadece ağırlaştırıyordu.
Yanımda oturan yaşlı bir adam sürekli elindeki şapkayı çeviriyordu. Bir noktada bana dönüp “Gençsin,” dedi, “zamanın çok sanıyorsun ama değil.”
O an içim burkuldu. Çünkü ben de çoğu zaman zamanımın sonsuz olduğunu sanıyordum.
Ama kelebek bana başka bir şey öğretiyordu: Süre değil, yoğunluk önemliydi.
Kelebeğin kısa ömrü ve insanın uzun bekleyişi
Hastane koridorunda geçen saatler bana şunu düşündürdü: İnsanlar uzun yaşarken bile bazen kısa hissediyor. Kelebekler ise kısa yaşarken bile dolu dolu var oluyor.
Bir çelişki gibi.
Belki de asıl soru şuydu: Kelebeğin hayatı ne kadar sürer değil, o süreye ne kadar anlam sığar?
Bir parkta yalnızlık ve yeniden doğan düşünceler
Birkaç gün sonra yalnız kalmak istedim. Şehirden uzaklaşmadım ama bir park buldum kendime. Ağaçların arasına oturdum. Rüzgâr hafifti. İnsan sesi uzaktan geliyordu.
Orada bir çocuk gördüm. Koşuyordu. Elinde bir kelebek ağı vardı. Yanında babası vardı ama çocuk tek başınaymış gibi davranıyordu.
Bir süre sonra çocuk bir kelebeği yakaladı. Tıpkı benim çocukken yaptığım gibi.
Ama bu sefer babası eğildi ve ona bir şey söyledi. Ne dediğini duyamadım ama çocuk kelebek ağını yere bıraktı ve kelebek uçtu.
O an içim rahatladı. Garip bir şekilde. Sanki yıllar önceki kendimi affetmiş gibi hissettim.
Kelebeğin hayatı ne kadar sürer?
Belki de asıl mesele onun ne kadar yaşadığı değil, bizim onu nasıl bıraktığımızdı.
İçimde büyüyen kırılgan bir farkındalık
Eve döndüğümde uzun süre camdan dışarı baktım. Kayseri’nin akşam ışıkları sert değil, daha çok yorgundu. Gökyüzü turuncuya dönüyordu.
Günlüğüme yeni bir sayfa açtım:
“Bugün anladım ki bazı şeyler kısa sürüyor diye değersiz olmuyor. Hatta belki de tam tersi.”
Yazarken gözlerim doldu. Çünkü hayatımda ilk defa bir şeyin geçici olmasının beni bu kadar etkilediğini fark ettim.
Kendime kızdım biraz. Neden bu kadar geç fark ediyordum?
Kelebeğin zamanı ve insanın körlüğü
İnsan bazen kendi hayatının içindeki güzelliği göremiyor. Sürekli bir sonraki adıma bakarken şu anı kaçırıyor.
Kelebek ise sadece şu anda yaşıyor.
Belki de bu yüzden onun hayatı kısa görünmüyor ona. Sadece bize kısa geliyor.
Kelebeğin hayatı ne kadar sürer?
Belki birkaç gün. Belki iki hafta.
Ama o günlerin içinde rüzgâr var, çiçek var, ışık var.
Bizim aylarımızın içinde bile bazen bu kadar şey olmayabiliyor.
Son düşünce: Kısa olan hayat değil, bakışımız
Sitemizden Önerilen: Trabzon'un kuruluş tarihi nedir ?
Şimdi geriye dönüp baktığımda o kelebeği hâlâ hatırlıyorum. Bahçede gördüğüm o küçük, sessiz canlıyı.
Onun ömrü hakkında düşündüğüm her şey aslında kendi hayatımla ilgiliymiş.
Kelebeğin hayatı ne kadar sürer sorusu bana şunu öğretti: Süreyi değil, yaşama biçimini düşünmek gerekiyor.
Çünkü bazı hayatlar kısa sürer ama uzun hissedilir. Bazıları uzun sürer ama hiç yaşanmamış gibi geçer.
Ve ben hâlâ her kelebek gördüğümde aynı şeyi hissediyorum: İçimde bir yer, sanki ilk defa yaşıyormuş gibi uyanıyor.
Bir yanıt yazın